Makaleler

“Sevgi Medeniyetini Kuran İslam” ve Batı’nın İslamofobia Tutkusu (II)

73
Dünkü yazımızda Batı’da, İslam’ı ve Müslümanları tahkir etmek ve yıpratmak için pek çok iddia ve iftiranın Ortaçağ’dan bugüne süregeldiğini, Ortaçağ’da kitap ve makalelerle yapılan bu iddia ve iftiraların modern dönemde karikatür ve filmlerle de desteklenerek devam etmekte olduğunu, İslam’ın ve Müslümanların özellikle şiddet ile özdeşleştirilerek bir İslamofobia üretildiğini, halbuki İslam’ın her türlü şiddete karşı çıkarak dünyaya bir sevgi medeniyeti kazandırdığını, sevgi medeniyetini kurarken altyapısını nasıl oluşturduğunu örnekler vererek anlatmaya gayret etmiştik. Yarım kalan konuyu bugün tamamlamaya çalışalım.
İslamofobia tutkunlarının İslam’ı ve Müslümanları şiddetle özdeşleştirmeye çalışırlarken İslam’ın yayılmasını da saldırı savaşlarına bağladıklarını belirtmiştik. Savaş deyince şiddet kelimesinin akla gelmesi pek tabiidir, ancak peygamberimizin bizatihi iştirak ettiği her üç savaşın da sebebi Müslümanlar değildir. Mekke ile Medine arası yaklaşık 500 km’dir ve her üç savaş da Medine’nin hemen yakınlarında olmuştur. Yani düşman yaklaşık 500 km uzaktaki Mekke’den çıkmış, Medine şehrinin kıyısına kadar gelmiştir. Bedir, Uhud ve Hendek savaşları birer savunma savaşıdır. Müslümanlar kendilerini ortadan kaldırmak için gelen düşmana karşı şehrini, evlerini ve kendilerini savunmak zorundaydılar. Ve öyle de oldu. Bedir’de alınan esirler kendilerine verilecek cezanın korkusu içerisinde beklerken “okuma yazma bilmeyen on kişiye okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılacakları” kararını öğrenince şaşkınlık içerisine girmişlerdi. Zira İslam öncesi uygulamalarda esirlere: “ölümlerden ölüm beğenin!” deniliyordu.
Hicretin sekizinci yılında Mekke fethedildi. Ancak ne bir savaş ne de bir çatışma oldu. Hiç kimsenin burnu bile kanamadan Mekke, Müslümanlar tarafından teslim alındı. Bundan iki sene sonra Hz. Peygamber Veda Haccı’na geldiğinde 120.000 kadar Müslümana Arafat vakfesinde hitap etti. Tek başına yola çıkan peygamberimizin bu kadar kısa bir zaman içerisinde yüzbinlerce insanın gönlünü nasıl fethettiğini çok iyi düşünmek gerekir. Daha sonraki otuz kırk sene içerisinde de İslam’ın yayılma alanı Bizans ve İran’dan Türkistan’a kadar birçok bölgeyi içine almaya başladı. Bu yayılmanın kılıç ve şiddet yoluyla olduğunu söylemek, İslam’ın gönle hitap eden yanını bilmemek, görmemek anlamına gelir ki, bu gerçekten büyük haksızlıktır. İslam’ın tebliğinde Hz. Peygamber’in “öğretiniz, kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhari, Cihad, 164.) metodu oldukça etkili olmuştur.
İslam çatışmaya, savaşmaya mutlak olarak değil, şartlı olarak izin verir; şart da, karşı tarafın Müslümanlarla din veya toprak yüzünden savaşa girmesidir; yani Müslümanları dinlerinden döndürmek veya topraklarını ellerinden almak için savaş açmalarıdır (bkz., Mümtehine, 8-9). Bu takdirde Müslümanların kendilerini korumaları zorunludur. Böyle bir durum yoksa Müslümanlar, gayrimüslimlerle barış içinde yaşarlar. Gayrimüslimler yönünden açık ve kesin bir tehlike varsa bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için gerekli tedbiri almak da tabiidir. Ortada meşru ve zaruri bir sebep olmadıkça çatışma, şiddet, savaş İslam’ın tercihi değildir. Savaşmak zorunda kalındığında ise ilkeleri, prensipleri belirlenmiş bir “savaş hukuku”na sahiptir İslam medeniyeti. Savaş esnasında kadınlara, çocuklara, yaşlılara, elinde silah olmayanlara, din adamlarına, mabedlere dokunulmayacak, çevreye, yeşile zarar verilmeyecektir. Bir de İslamofobia tutkunu Batı’nın savaşlarına bir bakalım: Haçlı savaşları, Balkan savaşları, hatta daha dün diyeceğimiz Bosna savaşı yukarıda saydığımız ilkelerin hiçbirisini dikkate almadan çoluk çocuk, kadın, yaşlı demeden kıyımdan geçirilen birer katliamdır. Peki dünyanın gözü önünde bu kadar katliam ve şiddeti gerçekleştirenler ve hatta şiddet yanlısı bazı aşırı dinci tarikat üyeleri Hıristiyanlık dininin mensuplarıdır diye bir“hıristiyanofobia” kavramı nasıl üretilmedi hayret ki ne hayret! İslam medeniyetinin büyük şairi M. Akif Ersoy bakınız nasıl dile getiriyor Batı’nın bu cânîliğini: “Süngülenmiş, kanı donmuş nice binlerle beden! Nice başlar, nice kollar ki, cüdâ cisminden; Beşiğinden alınıp parçalanan mahlûkât; Sonra namusuna kurban edilen bunca hayat; Bembeyaz saçları katranlara batmış dedeler; Göğsü baltayla kırılmış memesiz vâlideler”. Merhum Akif’in bu beyitleri Balkan savaşlarındaki katliam için yazılmış ancak Bosna’ya da, sömürgecilerin fitne ve fesad tohumları ektikleri Ortadoğu’daki uzantılarına da uyarlanabilir.
Netice itibariyle İslam’ın gerek kaynakları gerekse uygulamaları itibarıyla şiddete asla yer vermediği, inanç farkı gözetmeksizin “bir arada yaşama” tecrübesini en belirgin yönleriyle gösterdiği, “dinde zorlama”ya asla izin vermeyerek herkesin inancına saygı gösterdiği, akla ve düşünceye önem verdiği gayet açıktır. Esasında İslam ve Müslüman terimleri taşımış oldukları mana itibariyle şiddet bir yana, tamamen barış ve sevgi ile özdeşleşmişlerdir. Bu yüzden Rasulü Ekrem’in kurduğu medeniyetin adı sevgi medeniyeti’dir. Bu medeniyetin gölgesinde asırlarca en rahat yaşayan inanç mensupları sadece Müslümanlar olmamıştır. Avrupa’da Engizisyon mahkemeleri farklı mezhepten olanlara bile tahammül edemeyip, aforoz, sürgün, kürek çekme, çıplak olarak sokaklarda sürükleme ve hatta ateşte diri diri yakma (Latince ifadesiyle Auto da fe) cezalarıyla asırlarca insanlara zulmederken, başta Hıristiyanlar ve Yahudiler olmak üzere hangi dine mensup olursa olsun farklı inanç mensupları İslam medeniyetinin bünyesinde huzur içerisinde yaşamışlardır. İslam dünyasının nimetlerini sömürmek için önce birliğini bozmak gerekiyordu. Farklı etnik grupları biribirleri aleyhine kışkırtarak kırk parçaya böldükleri milletin bugünkü parçaları da gözlerine büyük lokma görünüyor ki, onları da tekrar birbirlerine düşürerek, Müslümanı Müslümana kırdırarak sömürü düzenlerini devam ettirmek istiyorlar. Müslümanların bu planı acilen fark etmeleri gerekmektedir. O zaman yine Akif’in beytiyle bitirelim: Girmeden tefrika bir millete düşman giremez; Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez. Böyle olursa bayramlar bizim için gerçek bayram olacak. Yarınki bayramdan itibaren nasib olur inşaallah, şimdiden tebrik ediyorum.

Prof.Dr. Ali ERBAŞ

Diyanet İşleri Başkanı

Diyanet İşleri Başkanı