Makaleler

Oruç: Bizden öncekilere de farz kılınan ibadet

104
 Cenab-ı Hakk insanoğlunu yaratmış ancak başıboş bırakmayarak peygamber vasıtasıyla ona hakikat yolunu göstermiştir. İlk insan olan Hz. Adem’i dahi bu nimetten mahrum bırakmamış, yeryüzünde kendisinden başka insan olmadığı için onu aynı zamanda peygamber olarak görevlendirmiştir. Kendisinden sonra binlerce peygamber daha gelmiş ve her biri kendi toplumlarına kâh yazılı metinlerle kâh sözlü olarak mesajlarını tebliğ etmişlerdir. “Biz peygamber göndermedikçe (hiçbir topluluğa) azap etmeyiz” (İsra, 15) ayetinden de anlaşılacağı gibi peygamberler gönderildikleri toplumlara esasında aynı mesajı benzer metotlarla ulaştırmaya çalışmışlardır. Peygamberler zincirinin son halkası olan (hatemü’l-enbiya) Muhammed Mustafa (sav) de en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim ile gönderilerek, kendisinden önce gelen bütün peygamberlerin kendi toplumlarına vaz’ettikleri hakikatleri tüm insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilmiştir. Yani öncekilerin peygamberlikleri gönderildikleri toplum ile sınırlı iken Hz. Muhammed’in peygamberliği evrenseldir.

Kur’an’da, pek çok emir ve nehiyle önceki toplumların da muhatap oldukları ifade edilmekle birlikte oruç ile ilgili ayetlerde bu gerçek daha da belirgin bir şekilde vurgulanmaktadır. Şöyle ki: “Ey iman edenler! Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız diye size de sayılı günlerde farz kılındı. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir. Kim gönülden iyilik yaparsa o iyilik kendisinindir. Oruç tutmanız eğer bilirseniz sizin için hayırlıdır” (Bakara, 183-184).

Bu ayet-i kerimede orucun geçmiş toplumlara da farz kılındığı belirtilmektedir. Ancak o toplumlar kendilerine farz kılındığı şekliyle oruçlarını muhafaza edememişlerdir. Bazı toplumlarda İslam’ın orucuna az çok benzerlikler olsa da büyük oranda değişikliğe uğramış, bir tür perhiz halini almıştır. Kronoloik sıraya göre birkaç örnek verebiliriz. Hindistan ve Uzak Doğu’da mevcut dinlerin mensupları örneğin et ve süt yemeyerek oruç tutmaktadırlar. Oruçları esnasında bazen bir yudum sudan başka bir şey yiyip içmemektedirler. Bu dinlerin mensupları özellikle aç kalarak ve acı çekerek nefislerini terbiye etmek ve bu şekilde kurtuluşa –Nirvana’ya- ulaşabileceklerine inanmaktadırlar. Yahudiler mesela bayramlar gibi bazı önemli günlerde bazen şafağın sökmesinden ilk yıldızın görülmesine, bazen de bir akşamdan ertesi akşama kadar perhiz şeklinde oruç tutarlar. Hristiyanlık’ta da şükran orucu ve kilise orucu diye bazı kutsal günlerde bazı yiyecekleri yememe şeklinde perhiz olarak oruç tutulur, bununla birlikte kiliseler arasında pek çok farklılıklar bulunmaktadır. Ancak bütün farklılıklarına rağmen yukarıda örnek verdiğimiz din mensuplarının mistik yaşantılarında öne çıkan uygulamalar, oruç ibadetinin önceki toplumlara da farz kılındığını belirten Kur’an-ı Kerim’i te’yid eder nitelikte olduğu görülmektedir.

Peygamberlerin, toplumlarına getirdiği inanç ve ibadetlerden günümüze kadar ulaşıp ulaşmadığını bilebilmemizin ölçüsü Kur’an ve sünnettir. Kur’an ve sünnete uygun olanların o peygamberden günümüze ulaşabildiği düşünülebilir. Oruçta da aynı durum söz konusudur. Fakat Kur’an geldikten sonra hepsini neshetmiş, bütün insanlığı sahuruyla, imsakıyla, iftarıyla, imsak ve iftar arasında hiçbir şey yeyip içmemek ve cinsel münasebetten uzak olmak gibi ilkeleriyle ve bütün berraklığıyla ortada olan İslam’ın orucuna davet etmiştir. Öyle ki, her vesileyle Müslümanlar oruç tutmaya teşvik edilmişlerdir. Farz oruçlar, vacip oruçlar, sünnet oruçlar, müstehap oruçlar şeklinde tasnif edilerek sabır ve irade eğitimine destek olan, katkı sağlayan bu önemli ibadet sevgili Peygamberimiz’in ifadesiyle “Müslüman için her türlü kötülüğe karşı kalkan” olmuş, Müslüman oruç tutmuş, oruç da Müslümanı diri tutmuştur.