Makaleler

Ortaçağ Hristiyan Dünyasında Dinsel Şiddet: Çatışmalar ve Engizisyon

440

Ortaçağ Hristiyan Dünyasında Dinsel Şiddet: Çatışmalar ve Engizisyon

Prof. Dr. Ali Erbaş – Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü

Ceza usullerinin acımasızca yerine getirildiği engizisyon uygulaması, reform öncesi Avrupa’nın ne korkunç bir manzara arz ettiğini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır.

Hristiyanlık’ta siyasi ve teolojik tartışma ve çatışmaların tarihi çok eskilere gitmektedir. Bu tarihi belki Pavlus dönemine kadar götürmek mümkündür. Ancak Roma devletinin baskısı altında üç asır boyunca gizli bir dinî hayat söz konusu olduğu için, açıktan tartışma ve çatışmalar Hristiyanlığın özgürlüğe kavuştuğu 313 yılından sonra başlamıştır. İlki 325 yılında İznik’te gerçekleştirilen konsillerde ortaya çıkan görüş ayrılıkları, tartışma ve çatışmalar 11. yüzyılda Doğu Kilisesi’nin kopuşuyla durulmamış, Batı Kilisesi’nin kendi içinde devam etmiştir. Zira 11. yüzyıl başlarına kadar Kilise, Hristiyanlığın yüksek ideallerini büyük ölçüde yitirmiş ve bu sebeple Kilise’de reform yapılması yolunda birtakım görüşler gündeme gelmişti. Eleştiriler özellikle kilise görevleri ya da hizmetlerinin para karşılığı elde edilmesi (Simonie), ruhbana evlenme yasağı (Zölibat) uygulaması ve piskopos ve manastır başrahiplerinin laik yetkililerce atanması (Laieninvestitur) üzerinde yoğunlaşıyordu. Daha 10. yüzyıl başlarında Fransa’da Cluny manastırı çevresinde oluşan reformcu düşünceler Hristiyan dünyasında büyük yankılara yol açmıştı. Cluny’ciler hükûmetlerin kilise ve manastırların iç işlerine karışmasına karşı çıkıyor, Hristiyanlığın ilk yüzyıllardaki saflığına dönülmesini, manastırların doğrudan papaya bağlanmasını, iktisadi faaliyetlerinin yeniden düzenlenmesini ve buralara sıkı bir iç disiplin getirilmesini istiyorlardı. Bu amaçla iki yüz manastır bir birlik oluşturmuşlardı. (Jacques Pirenne, Büyük Dünya Tarihi, Çev., Nihal Önal, Beslan Cankat, Refik Özbek, I, 245.)

Kilise bünyesinde ortaya çıkan reform yanlısı bir ekip ise kötülüğün kökünün kazınmasını ruhban sınıfının denetim altına alınmasında ve bunun için de öncelikle onların, kilise hiyerarşisine göre laik statüsünde bulunanların hükûmetlerce atanmalarının yasaklanmasında görüyordu. Bu amaçla kilise 11. yüzyılın ikinci yarısında bazı önlemler almaya başladı. Önce papa seçimi yeni bir düzenlemeye bağlanarak, seçimin bir kardinaller kurulunca yapılması esası getirildi. Böylece bu seçimde laikler devre dışı bırakılmış oluyordu. Ardından psikoposlar ve manastır başrahiplerinin hükûmetlerce atanmaları ve daha sonra da ruhban sınıfının evlenmesi yasaklandı. Ne varki bu kararların, hükûmetlerin şiddetli tepkilerine ve karşı koymalarına yol açmaması kaçınılmazdı. İşte bu aşamada, Hristiyanlık tarihinin belki en trajik olaylarından biri yaşandı ve bir imparator, ayağına giderek papadan af diledi. Hristiyan dünyasını derinden etkileyen bu olay, Kilise’yle devlet arasında 1075 yılından 1122 yılına dek kırk yedi yıl süren ve atama kavgası adı verilen çatışmanın da başlangıcıdır. 1122 yılında anlaşmayla sonuçlanmasına karşın devlet-kilise çatışması değişik biçim ve boyutlarda daha yüzlerce yıl sürdü. (Hulusi Yazıcıoğlu, Bir Din Politikası Laiklik, İstanbul 1993, s. 86.)

Papalığın, üstün iktidarın kendisinde olduğu yolundaki görüşü, 12. yüzyıl sonunda bu makama gelen III. Ignocent döneminde doruk noktasına ulaştı. Ona göre Tanrı insanlara iki ışık vermişti. Bunlardan güneş Kilise’yi, ay ise Devlet’i simgeliyordu. Nasıl ruh bedene üstünse, Kilise de Devlet’e üstündü. İncil’e göre de Tanrı, Hristiyanlığın savunulması için iki kılıç vermişti. (Luka, 22: 38.) Papa’ya göre bu kılıçların her ikisi de Kilise’ye verilmişti. O bunlardan ruhani olanı kendisine alıkoyacak, dünyevi olanı krala verecekti. Bu ve benzeri tezler salt nazari düşünceler olarak kalmıyor, papaların Avrupa politikasında etken olmalarının, devletlerin iç işlerinde belirleyici rol oynamalarının, politikalarıyla bağdaşmayan egemenleri düşürmek, bağdaşanları da göreve getirmek için yaptıkları müdahalelerin gerekçesini oluşturuyordu. Söz gelimi papa, 1198 yılında Almanya’da imparatorluk seçimi yüzünden çıkan iç savaşta kendi adayına yardım ediyor, İngiltere’de krala Magna Charta’yı kabul ettiren baronlara karşı kralı destekliyor ve bu belgeyi geçersiz ilan ediyor, içlerinde II. Friedrich gibi çok güçlü bir imparatorun da bulunduğu çok sayıda egemeni ve hatta bazen bir ülkeyi toptan aforoz ediyordu. Örneğin 12. yüzyılın sonunda otuz yıllık bir süre içinde İskoçya, Fransa ve İngiltere toptan aforoz edilmişti. Bir ülkenin aforoz edilmesiyle o ülkede kilise ayinleri yapılmıyor, ölüler gömülmüyor, evlilik işlemleri yürütülmüyordu. (H.G. Wels, Kısa Dünya Tarihi, çev: Ziya İshan, Varlık yayınevi, İst. 1959, s. 176.) Papaların elindeki bu güçlü yaptırım kralları kolayca dize getirmeye yetiyordu.

Papalığın VII. Gregoir ile başlayan yükseliş günleri 14. yüzyılın başına kadar sürdü. Ancak VIII. Boniface ile gücünün doruğuna çıkan Kilise, kısa bir süre sonra yine onunla iniş sürecine girdi ve Fransız kralının gözüpek bir saray görevlisi papayı bir oyuna getirip tutuklayarak Kilise’nin üstünlük dönemini kapattı. (Yazıcıoğlu, a.g.e., s. 92.)

Engizisyon konusuna gelince, 12. yüzyıl ortalarından itibaren, Batı Avrupa ve Balkanlarda Katolik Kilisesi tarafından organize edilen ve Katolik inancının dışında ortaya çıkan yeni anlayışlara meyledenlere karşı uygulamaya konulan bir yargılama ve cezalandırma usulü kendisini gösterdi. “Bezdirici, baskıcı soruşturma ve sorgulama” anlamına gelen “Engizisyon” kelimesiyle ifade edilen bu mahkeme halk kitleleri arasında yayılan dinden sapmalara, Hristiyanlık’tan dönme ve dinî esaslara başkaldırma teşebbüslerine, kısmen Yahudi gruplarına özellikle de Katharcılık’a (biri İyilik, diğeri Kötülük olmak üzere iki karşıt temel ilke kabul eden Hristiyan kökenli bir Ortaçağ tarikatı) son verme isteğinden doğmuştur. Nitekim daha engizisyon kurulmadan yıllar önce 1174 yılında Aziz Bernard, günümüzde Fransa sınırları içerisinde bulunan Toulouse kentinde Kilise’nin dayattığı dogmalara karşı çıkan ve Orta Avrupa ve Balkanlarda giderek etkin bir duruma gelen Katharlar aleyhine bir konuşma yapmış, bu konuşma Katharlar’a karşı duyulan kin ve nefretin ilk tohumları olmuş, 1209’da ise Toulouse’un yakınında bulunan Beziers’de 20 bin kathar katledilmiştir. Birkaç sene sonra da Engizisyon Mahkemesi’nin en korkunç ceza usullerinden birisi olan “yanan odun yığınları içerisine atılarak yakılma” uygulamasıyla 200 kadar Kathar yakılmıştır.

Engizisyon Mahkemesi resmî olarak Papa IX. Gregorius zamanında (1227-1241) kurulmuşsa da daha önce Papa III. Innocent (1198-1216) tarafından da inançlara karşı çıkmakla suçlanan kimseler hakkında araştırma, soruşturma işlemleri yapılmaktaydı. Hükümdarlar ve değişik gruplar kıyımlara girişirken konsiller ve papalar daha çok mücadeleyi örgütlemekle ilgilendiler. Heretiklik (Katolik anlayıştan uzaklaşmak, doğru yoldan sapmak), hükümdara karşı komployla eş tutuldu.

Engizisyon mahkemelerinin en korkunç tarafı verdiği cezalardır. En hafif olanı olarak kabul edeceğimiz aforozdan, en ağır ceza olan ateşte yakmaya kadar birçok ceza şekli bulunmaktadır. Mahkemeler tarafından yakma kararı (auto da fe) ile ilgili prensipler oluşturulmuştur. Örnek olması açısından verilen cezalarla ilgili şu cümlelere bakmakta fayda vardır:

“1573’de yakalanan suçlulardan dördü Lima Engizisyonu tarafından ölümle cezalandırıldı. Bunlardan birisi de yanan odunlar içinde yakılarak öldürülme cezasına çarptırıldı. Aynı mahkeme Juan Oxnen’i, Tomas Xeruel’i ve John Butler’i Nobre de Dios’da tutuklamaya, Lutercileri de utanç verici elbise giymeye ve müebbed hapse mahkûm etmiştir. Maalesef ilk ikisi kral naibinin emriyle asılmış (alcaldes del crimen), üçüncüsü de ömür boyu kürek cezasına çarptırılmıştır. 5 Nisan 1592’de Lima’da 41 mahkûma yakma kararı (auto da fe) uygulanmıştır. Mahpuslar arasında birçok İngiliz bulunuyordu: Henry Oxley 24 yaşında; André Morley 18 yaşında; Walter Tillert ve 20 yaşındaki kardeşi Edouard. En genci olan Morley uzlaşmaya yanaştı ve bir manastırda iki yıl hiç dışarı çıkmama cezasına çarptırıldı. Diğer üçü odun yığınları üzerine çıkarıldılar. Oxley diri diri yakıldı, diğer ikisi boğuldu. Bu dört denizci beş yıl önce de Puna adasında tutuklanmışlardı. Onlara refakat eden diğer mahpuslar, Tomas Cavendish’i gemisini terk ettikten sonra karaya çıktıkları bir sırada Quintero’da tutuklandılar. Seferdeki 14 adamdan 5’i çatışma sırasında öldürüldü, 9’u yakalandı. Corregidor Diego de Rosales bunlardan altısını astı, diğer üçü ise, 5 Nisan 1592’de aynı auto de fe (Engizisyon mahkemesinin yakma kararı) içinde yer aldılar. Katolik olan annesi İngiltere hapishanesinde ölmüş olan William Stewens (27 yaşında) uzlaşmayı kabul etti: Bir yılı manastırda olmak üzere 4 yıl hapse mahkûm edildi. Ayrıca Lima’da daimi ikamete mecbur bırakıldı. Londra doğumlu 25 yaşındaki Tomas Lucas 4 yıl ve 21 yaşındaki William Helisi ise 6 yıl kürek cezasına çarptırıldılar”. (Guy Testas-Jean Testas, Engizision, PUF yay., Paris 1991.)

Görüldüğü gibi gerek yargılama gerekse ceza üsulü çok acımasızdı. İhbar edilen kişi peşin olarak suçlu sayılıyor ve suçsuzluğunu kendisinin kanıtlaması gerekiyordu. Ne var ki, yalan da olsa aleyhteki her tanıklık hüküm için yeterli sayılıyordu. Bazı toplum kesimlerinden gelen insanlarla yakın akrabaları suçlunun ancak aleyhinde tanıklık yapabiliyor, lehine bir tek söz bile söyleyemiyordu. Sapkın, işkence yapılıp suçu itiraf ettirildikten sonra tevbe ederse sadece zindana atılmakla yetiniliyordu. Tevbe etmeyenler ise ateşte yakılarak ya da başka türlü işkencelerle öldürülüyorlardı. Engizisyon cezasına çarptırılanların malları müsadere ediliyor, evleri yakılıyor, ikinci göbeğe kadar altsoyları devlet görevlerine alınmıyordu. (Yazıcıoğlu, a.g.e., s. 94.)

Yukarıdaki ceza usullerinin acımasızca yerine getirildiği Engizisyon uygulaması reform öncesi Avrupa’nın ne korkunç bir manzara arz ettiğini çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Almanya’da Reform ile beraber ortadan kalkmış olmasına rağmen, Fransa’da 1772, İspanya’da 1834, İtalya’da ise 1859’a kadar yürürlükte kalmıştır. Engizisyon yürürlükten kalkmış olabilir ancak Batı’nın Haçlı zihniyetinin doğurduğu şiddetin Balkanlardan Ortadoğu’ya hatta Bosna’dan Irak’a ve yine Batı’nın ileri karakolu İsrail eliyle Filistin’e kadar geniş bir coğrafyada yaklaşık iki asırdan bu yana devam ettiği ortadadır.

(Diyanet Aylık Dergi, Ocak 2013, s. 43)

Prof.Dr. Ali ERBAŞ

Diyanet İşleri Başkanı

Diyanet İşleri Başkanı