Makaleler

Kurban: Teslimiyet ve Paylaşımın Adı – Prof. Dr. Ali ERBAŞ

55

“Kulun ma’bûduna yaklaşmasını sağlayan ibadet” anlamına gelen “kurban”ın şu ya da bu şekilde pek çok dinde mevcut olduğu bilinmektedir. Ancak bu yaklaşma şekli her dinde farklılıklar arzetmektedir. Bir Budist tapınağında Buda’nın heykeli önüne konulmuş yiyecek, içecek ve çiçeklerle Buda’ya yaklaşma amaçlanmakta, eski Roma, Aztek, İnka vb. inançlarda ilahların gazabından korunmak ve onlara yaklaşmak için mahallenin güzel bir kızı derin kuyulara atılarak kurban edilmekte, Yahudilik’te sunaklarda yakmak suretiyle YAHVE’ye (Tanrı) yaklaşıldığına inanılmakta, Hıristiyanlık’ta ise azizlerin heykelleri önünde mum yakmak suretiyle yakınlaşma eylemi gerçekleştirilmektedir.

Örnek verdiğimiz inançların temeli genel olarak Hz. İbrahim’e kadar götürülen kurban düşüncesine dayandırılmakta ise de, oradaki Rabb’e teslimiyet anlayışının diğer inançlara çok da yansımadığı, vaktiyle o toplumlara gönderilen peygamberler tarafından yansıtılmış olmuşsa da sonradan tahrife uğrayarak çizgiden saptığı anlaşılmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de yer aldığı şekliyle yeniden hatırlamak gerekirse, kıssayı şöyle özetleyebiliriz:

Hz. İbrahim, bir oğlu olursa onu Allah için kurban edeceğini adamıştı. Gel zaman git zaman bir oğlu olmuş, ancak oğlu olmasına rağmen İbrahim adağını unuttuğu için yerine getirmemişti. Bir gece rüyasında oğlunu kurban ediyor iken görünce adağını hatırladı ve konuyu oğlu İsmail’e açtı. İsmail büyük bir teslimiyet içerisinde babasının adağını yerine getirmesi gerektiğini ifade etti. Bunun üzerine Hz. İbrahim adağını yerine getirmek maksadıyla oğlu İsmail’i kesmeye teşebbüs etti. Ancak Yüce Allah kendisinin ve oğlunun teslimiyetine karşılık bir koyunun kurban edilmek suretiyle adağın yerine getirilmiş olacağını melek Cebrail vasıtasıyla Hz. İbrahim’e bildirdi (bkz, Saffât, 102-111).

Dikkat edilirse kurbanın ilk hikmeti “teslimiyet” gibi çok önemli bir özelliğin bütün Müslümanların ilkelerinden birisi olması gerekliliğine dikkat çekmek idi. Zaten “Müslüman/Müslim” kelimesinin özünde de “teslim olan insan” anlamı vardı. Yani Müslüman bizatihi varlığı ile, Rabb’inin emrettiklerini yapmaya, nehyettiklerinden de uzak durmaya teslim olmuş kimsedir. Hz. İbrahim de göstermiş olduğu teslimiyet ile Müslüman kimliğini kazanmakta, kendisinden yaklaşık 2500 sene sonra dünyaya gelen torunu Hz. Muhammed’in en büyük mucizesi olan Kur’an’ın “İbrahim ne Yahudi idi ne de Hıristiyan. Fakat o hanif bir müslümandı, müşriklerden de değildi” (Âl-i İmran, 67) ifadesi ile bu gerçek te’yid edilmektedir.

Kurbanın ikinci önemli hikmeti Rasul-i Ekrem Hz. Muhammed (sav) ile ortaya çıktı. Dikkat edilirse İslam’ın dışında, yaşayan ya da yaşamayan bütün inançlarda hangi vasıtalarla olursa olsun bazen Tanrı’ya ya da tanrılara yaklaşma veya Tanrı’nın ya da tanrıların gazabından kurtulma maksatlı kurban anlayışı genellikle “korku” merkezlidir. İslam’da ise teslimiyetin ve fedakarlığın yanında Rabb’in eşref-i mahlûkât olarak yarattığı kuluna faydayı, görüp gözetmeyi merkeze alan bir hikmet  öne çıkmaktadır. Yani insan merkezli bir ibadettir kurban. “Rabbim, sen emrettin, ben de emrine teslim oldum ve maddi kaygılara aldırmadan büyük bir fedakarlık ruhuyla sevdiğim malımdan senin için kesiyorum” demekte, ancak bu hayvanı sunakta yakarak telef etme şeklinde değilde etini fakir fukara ve garip gurabaya dağıtarak büyük bir hayra vesile olmaktadır. Bu yüzden “insana faydalı olma” merkezli bir ibadettir.

İnsanın yaratıldığı andan itibaren varlıklı ve yoksul insanlar hep olagelmiştir. Toplumlarına gönderilen peygamberler de varlıklı insanların yoksullara yardımcı olmalarını sağlamaya çalışmışlardır, ancak bunların detaylarını bilme imkanımız yoktur. Sevgili peygamberimizin Kur’an’dan aldığı ilham ile gerçekleştirdiği paylaşma merkezli sistem adeta fakir fukara ve garip guraba için kurtuluş vesilesi olmuştur. Zekat, sadaka, fitre, karz-ı hasen, vakıf vs. infak ve yardımlar yanında kurban olarak kesilen hayvanın da belli ölçüler çerçevesinde fakirlere dağıtılması İslam’ın paylaşıma dayalı bir medeniyet kurma merkezli bir din olduğunu öne çıkarmıştır.

Sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın en önemli örneklerinden birisi olan kurban asırlardan beri nice açların doymasına, nice çocukların yüzlerinde güller açmasına vesile olmuştur. Tıpkı günümüzde olduğu gibi. Dünyanın yaşadığı gelir dağılımındaki dengesizlik günümüzde hiçbir dönemde olmadığından daha korkunç bir hale gelmiştir. 6 milyarı aşkın dünya nüfusunun 1 milyar 200 milyon kadarının günlük geliri 1 doların altındadır. UNESKO’nun verilerine göre her 6 saniyede bir çocuk ve her 4 saniyede bir insan açlıktan ölmektedir. Günde 24 bin, yılda 7 milyon kadar insanın açlıktan öldüğü, bu insanların açlıktan kurtarılması için gerekli olan 24 milyar doları çok görüp, insanları öldürmek için silahlanmaya 1.5 tirilyon dolar ödeyebilen  bir dünyada yardımlaşma ve dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu her vesile ile vurgulamak gerekir.

Kur’an-ı Kerim 250 kadar ayette infakın, yardımlaşmanın, dayanışmanın ehemmiyetini vurucu ifadelerle ortaya koymaktadır. Allah Teala rızkın gerçek sahibinin kendisi olduğunu ve müminlerin bu rızıktan infak etmeleri gerektiğini pek çok ayetle emretmektedir. Allah Rasulü (sav) veren elin alan elden üstün olduğunu söylemektedir. Vermesi gerekenler vermediği için, hatta öyle ki, kendisinin olanla yetinmeyip sömürgeci ve gaspçı bir ruhla başkasının önündekilere el uzatanların hakim olduğu bir dünyada bu açların imdadına 14 asır önce nasıl fahri kainat efendimiz yetişti ise bugün de onun Müslüman ümmetinin yetişmesi gerekmektedir. Her 4 saniyede açlıktan ölenlere yardım etmeyen varlıklı insanlar arasından fazla yemekten ve obezite hastalığından yine her 4 saniyede bir insanın ölmesi ne kadar da manidardır. Bu manzara İslam’ın ne denli bir denge dini olduğu hakikatini vurucu bir şekilde ortaya koymaktadır. Olanın olmayana vermesi ilkesi sosyolojik bir temele dayanmaktadır ve İslam’ın toplumsal hayatı önemseyen yönüne ışık tutmaktadır.

İslam her vesileyle nasıl ki insanı kurtarmayı hedefliyorsa, işte kurban ibadeti ile de yine aç insanları doyurmayı, belki bir yıl boyunca midesine et girmeyen kimseleri sevindirmeyi hedeflemektedir. “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes”(Kevser, 2) ayetinin delaletiyle Hz. Peygamber “kimin hali vakti yerinde olur da kurban kesmez ise namazgahımıza yaklaşmasın” (İbn Mace, Adâhî, 2) buyurarak bütün Müslümanları uyarmaktadır. Böyle bir uyarı ancak vacip olan bir ibadetin terk edilme ihtimali ya da endişesi için yapılır.

Bir kurban bayramını daha idrak edecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Yakın çevremizde belki açlık içinde kıvranan insanlar olmayabilir. Somali’de, Nijerya’da, Sudan’da, Suriye, Arakan’da velhasıl Afrika ve Asya başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde aç insanlar kurban bayramını beklemektedirler. Eskiden ulaşım imkanları bu kadar gelişmiş değildi ve oralara ulaşmamız zordu. Şimdi o kadar ki, internette çeşitli sivil toplum kuruluşlarının ve örneğin Türkiye Diyanet Vakfı’nın web sayfasına girer girmez bir tıklama kadar bize yakın hale geldi. Artık haberimizin olmaması ve ulaşamama gibi bir mazeret de kalmadı. Sadece bizler, din gönüllüleri olarak ya kendimiz ya da cemaatimiz bir adet versek 140.000 kurban eder. Bu, milyondan fazla insanın sevinmesi demektir. Sevgi medeniyetinin çocuklarına da bu yakışır. Hayır tarlası önümüzde bizi bekliyor, biçelim biçebildiğimiz kadar. Dünyayı ahiretin tarlası haline getirmek bizim elimizde. “Dünyada verdikleriniz sizin, vermedikleriniz size ait değildir” diyen peygamberimiz mazlumların, açların yanında yer almaya davet ediyor. Başka ne söyleyelim, mazlumların ve açların hâmîsi cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın, Allah yolunda harcanmayan dünya malına zerre kadar önem vermediğini anlatan şu beytini kulağımıza küpe yaparak Kurban Bayramı’nı kurbanlarımızla dünya mazlumlarının gerçek bayramı haline getirelim:

Sakın aldanma görüp dehrün na’im ü nimetin,

Çün degül bâkî ânı bilsen zeval üstündedür.

(Sakın dünyanın geçici nimet ve bolluğunu görüp de  aldanma. Çünkü dünyada hiçbir şey bâkî değildir, her şey yok olup gidecektir).

Gönlüm olmaz giymeğe zer-baft ü dibâ vü harîr,

Fahrum oldur ki diyeler bana şâl üstündedir.

(Altın sırmalı, ipekli ve işlemeli giymeye gönlüm razı değildir. Benim hakkımda “üstünde şaldan başka bir şey yoktu” demeleri övüncümdür. İskender Pala, Muhteşem Şair Muhibbi, İstanbul 211, s. 70-71).