Makaleler

İnsanlığı Tehdit Eden Büyük Tehlike: Dünyevileşme ve Serüveni

269

İnsanlığı Tehdit Eden Büyük Tehlike: Dünyevileşme ve Serüveni

Prof.Dr. Ali Erbaş – DİB Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü

Hz. İsa’nın doğduğu yıllarda dünyanın büyük bir bölümü paganist Roma’nın hâkimiyeti altında idi. Onun yaşadığı bölge de dâhil bu hâkimiyet üç asır öncesinden başladı, kendisinden sonra da beş asır devam etti. Dünyeviliğin insanı her tarafından sardığı bu kültürde, Kudüs bölgesinde yaşayan Yahudilerin ahiret inancının iyice zayıflamış olması, cenneti dünyada arama ve yaşama anlayışının oldukça üst seviyelere tırmanmış bulunması da, insanları dünyaya tapma anlayışına getirmişti. Ruh inancının da neredeyse yok olmaya yüz tuttuğu bir dönemde hem İncillere ve hem de Kur’an’a göre Allah’ın ruhundan Meryem’in rahmine üfleyerek babasız dünyaya gelmesini takdir ettiği Hz. İsa görevine başladı. Dünyaya babasız gelişi bile dünyaya tapanlara bir ders veriyordu. Dünyevileşmiş olan Yahudilere karşı sözleri adeta kurşun gibiydi:

“Ey kör kılavuzlar! Küçük sineği süzer ayırır, ama deveyi yutarsınız.

Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Bardağın ve çanağın dışını temizlersiniz, ama bunların içi açgözlülük ve taşkınlıkla doludur. Ey kör Ferisi! Sen önce bardağın ve çanağın içini temizle ki, dıştan da temiz olsunlar. Vay hâlinize ey din bilginleri ve Ferisiler, ikiyüzlüler! Siz dıştan güzel görünen, ama içi ölü kemikleri ve her türlü pislikle dolu badanalı mezarlara benzersiniz. Dıştan insanlara doğru kişilermiş gibi görünürsünüz, ama içte ikiyüzlülük ve kötülükle dolusunuz!” (Matta, 23, 24-28.)

Hz. İsa’nın dünyayı ve dünyalığı reddeden tevazu, müsamaha, uzlet ve öbür dünyayı sürekli hatırlatma içerikli sözleri İncillerde bol miktarda yer almaktadır. Bu sebeple İncillerden ilham alarak gelişen Hıristiyanlığın ana paradigması manastır hayatını merkeze alan bir anlayış üzerine oturmuştur. Şehirlerden uzak yerlerde, özellikle ormanların ve yüksek kayalıkların içlerinde yapılan manastırlar bu tür bir anlayışın sembolü olmuştur. En büyük sebebi Roma devletinin zulmünden kaçmak olsa da, özellikle ilk dört asrın Hıristiyanlığının yeraltı şehirlerinde hayatlarını geçirmiş olmalarında bile manastır hayatı anlayışının yansımalarını görmek mümkündür.

Hıristiyanlığın ilk on beş asrı böyle geçmiştir. On beşinci asra gelindiğinde yavaş yavaş öne çıkan dünyevileşme anlayışının Kilise idarecileri arasında da görülmesi artık birilerinin tepkisini çekmeye başlamıştır. Katolik kilisesinin ortaçağın sonlarına doğru putperestlik ve Yahudilikten birtakım ilkeleri Hıristiyanlığa katmak istediği ileri sürülerek Katolikliğe karşı zaten mevcut olan tepki bir kat daha artmış ve dinde yenileşme yani Reform hareketi gündeme gelmiştir. (Geniş bilgi için bkz. Ali Erbaş, Hıristiyanlık’ta Reform ve Protestanlık Tarihi, İstanbul 2004, 2008.)

Rahiplerin para karşılığı günah bağışlamaları ve cennetten yer satmaları, yani Endüljans uygulaması, vatandaşı inleten birtakım ağır kilise vergilerinin konulması vb. anlayışların Hz. İsa’nın getirdiği ilkelere sonradan eklenmiş hususlar olduğu ve Orta Çağ boyunca da Endüljans uygulamasının papalar ve piskoposlar için büyük bir para kaynağı teşkil ettiği iddia edilmiştir.

Bir yandan Katolik Kilisesi’ndeki dünyevileşmeyi eleştirirken diğer yandan iktisadi konularda bir anlayış geliştirmeye çabalayan Martin Luther şunları söylemiştir: “Seçilmişler komşularına, cemaatlerine, ülkelerine ve insanlığa yardımcı olacak ameller işlemelidirler. İnsanlar mesleklerini icra ederken aynı zamanda komşularına ve insanlara hizmet ettikleri için Tanrı rızasına uygun iş yapmış ve onun rızasını kazanmış olurlar. Ayakkabı tamircisi, demirci, çiftçi vs. hepsi de kutsanmış rahip ve papazlar gibidirler ve her biri kendi işi ve memuriyeti vasıtasıyla herkese faydalı olmakta ve hizmet etmektedirler, bu şekilde cemaatin maddi ve manevi refahı için birçok iş yapılmış olur.” (Sabri F. Ülgener, Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti, ts., Ankara, s. 28.)

Calvin, faiz doktrininde, insanların ülke çıkarını kendi kazançlarının üstünde tutmaları gerektiğini her zaman ısrarla dile getirmiştir. Ona göre her şey, kişinin işini yaparken takındığı tavra bağlıdır. George Herbert, emeğin onurlu veya onursuz bir şey olmasının onun yapılış havasından geldiğini yazarken, doğrudan doğruya Luther’e dayanmıştır. (Sabri F. Ülgener, a.g.e., s. 28.)

Protestan Ahlakı ve Kapitalizm’in Ruhu isimli eserinde konuyu detaylı olarak inceleyen Max Weber’e göre; sermaye sahipleri ve işverenler, hatta işçi sınıfının eğitim görmüş yüksek tabakası, özellikle çağdaş iş kollarında yüksek düzeyde teknik ya da ticari eğitim görmüş personel Protestan özelliklere sahiptir. Protestanların bütün nüfus içinde sermayeden büyük ölçüde pay almaları, büyük çağdaş endüstriyel ve ticari iş alanlarındaki işletmelerin üst basamaklarında ve yöneticiliğinde bulunmaları, kısmen tarihî temellere bağlanabilir. Bu temeller çok gerilere, geçmişe uzanır ve bu bağlamda belirli bir mezhebin üyesi olmak, ekonomik görünüşlerin nedeni olarak değil, bunlardan çıkan sonuç olarak görülür. En zenginlerin büyük çoğunluğu, imparatorluğun doğal kaynaklar ya da ilişki ağları bakımından en uygun ve ekonomik olarak en gelişmiş alanları, özellikle de zengin kentlerin çoğu 16. yüzyılda Protestanlığı kabul etmişlerdir. Bunların etkileri bugüne kadar Protestanların ekonomik kavgada var olmalarını sağlamıştır. (Max Weber, Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, Çev. Zeynep Aruoba, İstanbul 1985, s. 27-28.)

Reform’un genel olarak ekonomik açıdan gelişmiş bölgelerde gerçekleşmiş olmasının sebepleri üzerinde duran Weber, bu hususu birkaç noktaya dayandırmaktadır. Buna göre ekonomik alanda geleneksellikten kurtulma, hem dinî geleneğe ve hem de bütün geleneksel otoritelere karşı başkaldırma eğilimini destekleyici bir öğe olarak görülmektedir. Ancak Reform, kilise otoritesinin hayat üzerinden tümüyle kaldırılması olmayıp, var olan biçimin farklı bir anlamda değiştirilmesidir. Değiştirme yalnızca biçimsel olan bir otoritenin, özel ve toplumsal hayatın bütün alanlarında gözlenebilir ölçüde etkili olan, sonsuz derecede güçlü ve bütün yaşam biçimine etkisi olan bir otoriteye yerini vermesidir. Reformcular; ekonomik açıdan gelişmiş ülkelerde Kilise ve dinî otoritenin hayat üzerindeki etkisinin çok olmasından değil, tersine çok az olmasından yakınıyorlardı. Protestanlar, hem yönetici hem de yönetilen sınıf olarak, hem çoğunluk hem de azınlık olarak ekonomik akılcılığa özel bir eğilim göstermişlerdir. Katolikliğin büyük “öte dünyalılığı”, en yüksek idealini ortaya koyan asketik yani zâhidane yaşama özelliği, taraftarlarına bu dünyanın nimetleri karşısında büyük bir umursamazlık içinde olmayı öğretmiş olmalı. Yani Katolik daha sakindir, daha az kazanma güdüsü ile donatılmıştır. Çok az bir geliri de olsa, mümkün olan en emin hayat biçimini, sonunda ona onur ve zenginlik getirebilecek tehlikeli, heyecanlı bir hayat biçimine tercih eder. “Ya iyi yiyin, ya da rahat uyuyun” atasözüne uygun olarak Protestanlar çok iyi yerlerken, Katolikler rahat uyumak isterler. (Weber, 31-32.)

Weber, eski Protestan ruhunun belirli dışa vurumları ile çağdaş kapitalist kültür arasında yakın bir akrabalık bulunursa, o zaman bu akrabalığın Protestanlığın materyalist ya da antiasketik yani zâhidane olmaktan uzak hayat tarzında değil, onun saf dinî özelliklerinde aranılması gerektiğini belirtmektedir. (Weber, 35.)

Luther için “meslek” kavramı geleneksel bağlantılar içinde kalmıştır. Meslek, insanın kendini uydurmak zorunda olduğu ve Tanrı’nın emri olarak kabul ettiği şeydir. Lüterciliğin gelişmesi, “meslek uğraşısı Tanrı’nın emri hem de uğraşılması gereken tek iş” anlayışına olan eğilimi daha da artırmıştır. Luther ve kilisesi mistiklere göre akılcı bir meslek ahlakının psikolojik temellerini kısmen göz ardı etmiştir ve “iş aracılığı ile ilahî güce erişme” anlamına gelen zâhidane öz eğitim eğilimi ona şüpheli gelmiş ve kilisesinde de bu hep geri planda tutulmuştur.

Asketik (zâhidane) Protestanlığın belli başlı dört tarihî taşıyıcısı vardır. Bunlar, Kalvinist, Pietist, Methodist ve Baptist hareketlerden doğan tarikatlardır. Kapitalizm’in en fazla geliştiği Hollanda, İngiltere, Fransa gibi kültür düzeyi yüksek ülkelerde 16. ve 17. yüzyıllarda büyük siyasal ve kültürel savaşımlar veren inanç Kalvinizm’dir. Kalvinizm’e göre dünyada yaşamanın amacı yalnızca Tanrı’nın rızasına hizmet etmektir. Hıristiyan, kendine düştüğü kadarıyla Tanrı’nın emrini yerine getirerek onun şanını yüceltmek için çalışır. Fakat Tanrı, Hıristiyan’ın; toplumsal etkinliklerin, hayatın toplumsal biçiminin onun emrine uygun ve ona göre düzenlenmiş olmasını, yani o amaca uygun olmasını ister. (Weber, 86.)

Protestanlık, mülk sahibi olmanın verdiği doğal zevke var gücüyle karşı çıkmış, tüketimi, özellikle lüks tüketimini sınırlamıştır. Buna karşılık mal kazancını, psikolojik olarak geleneksel ahlakın yasaklarından kurtarmış, kazanç mücadelesinin zincirlerini koparıp bunu yalnız yasal hâle getirmekle kalmamış, ayrıca doğrudan doğruya Tanrı’nın isteği olarak görmüştür. Protestanlıkta bedensel zevklere ve dünyevi mallara olan bağımlılığa karşı mücadele, akılcı kazanca karşı bir mücadele olmayıp, mülkün akıl dışı kullanımına karşı bir savaşımdır. Methodizm’in kurucusu John Wesley’e göre din; hem çalışkanlık hem de tutumluluk üretmek zorundadır ve bunlar da ancak zenginliğe yol açar. Fakat zenginlik artınca, bütün alanların gurur ve dünya sevgisi de artacaktır. Methodistler her yerde çalışkan ve tutumlu olmuşlardır, bunun sonucu olarak da mülkleri çoğalmıştır. Böylece bununla orantılı olarak gururları, bedensel ve dünyevi arzuları da artmıştır. Bu yüzden de dinin biçimi olduğu gibi kalırken, ruhu yavaş yavaş yok olmuştur.

Wesley’in burada dile getirdiği gibi Protestanlıkta tanrı krallığını arama mücadelesi zamanla ölçülü bir mesleki anlayışa dönüşmüş, dinî kökler yavaş yavaş yok olmuş, yerini dünyevi faydacılığa bırakmıştır (Weber, 141-145.) Yani Protestan ahlakı kapitalizmi doğurmuş, ama kapitalist birikim Protestan ahlakını silerek tüm dünyayı etkisi altına alan önü alınmaz bir dünyevileşmenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Ortaya çıkan bu dünyevileşme hiçbir sınır tanımadan dünyada rızık gaspından katliamlara, daha fazla kazanmak için silahlanma yarışlarından savaşlara, kurgulanan terör olaylarından uluslararası uyuşturucu pazarlarının oluşmasına kadar akıl almaz olumsuzlukların doğmasına yol açmıştır. Dünyevileşmekte sınır tanımayan bu anlayış ve kendi elindeki ile yetinmeyip başkalarının elindekini gasp edenler yüzünden günümüzde dünyada her üç-dört saniyede bir insan açlıktan, aynı şekilde her üç-dört saniyede bir insan da tokluktan yani fazla yemekten ölmektedir. Doğudakiler açlıktan, batıdakiler de tokluktan ölmektedir. Denge dini İslam’ın ortaya koyduğu prensiplere ve ilkelere uygun olarak “olanların olmayanlara verdiği” bir dünya kurulabilseydi, açlıktan ve tokluktan ölenlerin sayısı bu kadar çok olur muydu?

(Diyanet Aylık Dergi, Aralık 2014, s. 48)