Makaleler

Geçmişten Geleceğe İftar Sofraları

461

Ramazan ayının güzellikleri o kadar çok ki, iftar anını yaşamak, kardeşlik ve kaynaşma anlayışı nı geliştiren iftar sofralarında buluşmak bu güzelliklerden sadece birisidir. Hz. Peygamber’in (sav) aşağıdaki Hadis-i Şerifi onun faziletinin ve Müslümanlar için öneminin büyüklüğünü çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: “… Oruçlunun rahatlayacağı ve en çok mutlu olacağı iki sevinç anı vardır: Birisi, iftar ettiği zaman, diğeri de orucunun sevabıyla Rabbine kavuştuğu andır (Buhari, Savm 9)”.

Yaratılış gayesi Allah’a ibadet olan Müslümanın Allah’ın rızasına ulaşması anının kendisinde meydana getireceği sevinçten daha büyük bir sevincin olmadığı tartışmasız bir hakikattir. Yukarıdaki Hadis-i Şerif’te oruçlunun iftar anındaki sevincinin cennette Allah’ı görme anındaki sevinç ile birlikte zikredilmesi orucun ne büyük bir ibadet olduğunu göstermektedir. Zaten başka bir hadiste her ibadetin bir mükâfatının olduğu, oruçtan elde edilen mükâfatın ise ancak Allah tarafından takdir edilebileceğinden bahsedilmesi de bunu te’yid etmektedir. Gün boyu tutulan orucun iftarla taçlandırılması, Müslümanı Allah rızasına o kadar yaklaştırmaktadır ki, bu yaklaşma anının meydana getirdiği ruh hali, O’nu gördüğü andaki sevinç ve sürurla eşdeğer tutulmaktadır. Bu yüzden hem Hz. Peygamber’in hadislerinde ve hem de geleneğimizde iftar yapmak, yaptırmak, aile efradı, dost akraba ve komşuların iftar sofralarında buluşturulması teşvik edilmiştir.

İftar sofraları bahsine geçmeden önce “iftar” kelimesinin anlamı üzerinde biraz durmakta fayda vardır.

İftar kelimesi, “oruçlu kimsenin vakti gelince usulüne uygun biçimde orucunu açması” anlamına gelmektedir. İslâm’ın beş esasından biri olan orucun bir parçasını oluşturan iftar, Müslüman toplumlarda oruca denk bir ilgi ve öneme sahip olmuş, bu konuda bazısı Hz. Peygamber’in sünnetinden, bazısı da İslâm toplumlarının kültürel birikim ve farklılığından kaynaklanan müstehap ve mendup niteliğinde çeşitli âdâb ve gelenekler oluşmuştur. Bu yö- nüyle konu, klasik hadis ve fıkıh literatürünün “oruç” (savm) bölümünde “orucun sünnet, âdâb ve müstehapları” başlığı altında, oruçla ilgili eserlerde ve ayrıca sosyal ve kültürel boyutuyla kültür ve medeniyet tarihi kaynaklarında ele alınmıştır. Kur’an’da akşama kadar oruç tutulmasından söz edilmiş (el-Bakara 2/187), Hz. Peygamber’in açıklama ve uygulamasında da güneşin batmasıyla iftar vaktinin gireceği bildirilmiştir (Müslim, “Sıyâm”, 51, 54; Ebû Dâvûd, “Savm”, 19). Hadislerde, vakti girdikten sonra oruçlunun iftarda acele etmesi (Buhârî, “Śavm”, 45; Müslim, “Sıyâm”, 48; Tirmizî, “Savm”, 13; Ebû Dâvûd, “Savm”, 20) ve orucunu hurma veya tatlı bir şeyle yahut su ile açması tavsiye edilmiş, Resûl-i Ekrem bunu bizzat uygulayarak akşam namazını kılmadan önce birkaç hurma ile orucunu açmıştır (Ebû Dâvûd, “Śavm”, 21; Tirmizî, “Śavm”, 10; İbn Mâce, “Śıyâm”, 25). (bkz. Mehmet Şener, İftar, Diyanet İslam Ansiklopedisi, c.21, s., 518.

İftar vakti girdiğinde yemeye başlamadan önce iftar duası yapmak sünnettir. Hz. Peygamber’den gelen bazı dua örnekleri olmakla birlikte en yaygın olanı şudur: (Allahümme leke sumtü ve alâ rızkıke eftartü) “Allahım! Senin rızân için oruç tuttum, senin verdiğin rızıkla orucumu açtım” (Ebû Dâvûd, “Śavm”, 22).

Kısa kış günlerinde çok fazla hissedilmese de özellikle sıcakların oldukça aşırı seyrettiği yaz ramazanlarında iftar anını beklemek, yukarıdaki hadiste söz konusu edilen “iftarı bekleme anındaki sevinç” hakikatini daha iyi anlama imkânını sağlamaktadır.

İftar sofraları aile fertleri, dost-akraba ve hatta komşularla birlikte yemek yeme ve bu vesileyle Müslümanlar arasında muhabbet ortamları oluşturma noktasında büyük bir fonksiyon icra etmektedir. Dünya meşgaleleri o denli artmıştır ki, Müslümanlar Ramazan dışında çoğu zaman kendi evlerinde aile efradı ile birlikte sofraya oturma imkânı bulamamaktadırlar. Evin babası bazen geç geldiği, çocuklar da okuldan gelir gelmez yedikleri için, neredeyse herkes ayrı ayrı yemeklerini yemiş oluyor. Ramazanda sırf “iftar” hatırına ve dahası onun ortaya çıkarmış olduğu manevi atmosferi birlikte idrak etmek için tüm engeller ve meşgaleler bir yana bırakılarak çekirdek ailede bile otuz gün boyunca herkes sofra başında hazır vaziyette ezanı bekleme heyecanını yaşayabilmektedirler. O anda sıcak sohbetler, belki on bir ay boyunca şahit olunamayan güzel anlar yaşanmaktadır. Tam olarak aile içi kaynaşma ve sevgi yumağı oluşturmaya vesile olmuş oluyor iftarı bekleme anı. Hele bir de iftara davetli misafir varsa, halka daha da genişlemekte, akraba ve komşularla olan iftar anını bekleme muhabbetleri sofradaki yemeklerin tadına tat katmaktadır. İftar sofralarına komşuların birbirlerini davet etmeleri birlik, beraberlik ve kaynaşmaya vesile olan önemli bir fırsattır. Bu tür bir ortamın oluşması dargınların, küskünlerin barışmasına gerçekten büyük katkı sağlamaktadır. Allah Rasulü (sav) “Müslüman bir kimsenin Müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durarak birbirleriyle karşılaştıkları vakit birinin yüzünü bu tarafa, ötekinin de öteki tarafa çevirmesi ve bu dargınlıklarını sürdürmeleri helâl değildir. Bu ikisinden en hayırlı olanı da selamı önce başlatandır” (Buharî 7/90) buyurmaktadır. Öyleyse dargın taraflardan hangisi iftara önce davet ederse sevabın çoğunu o alacaktır. Davet edilen de Ramazanın meydana getirdiği manevi atmosferin etkisi altında bunu daha kolay kabul edecek ve dargınlık bitecektir.

Maddî imkâna sahip olanların özellikle fakir kimselere iftar yemeği yedirmesi güzel bir davranıştır. Hz. Peygamber bu konuda, “oruçluya iftar yemeği veren kimse, oruçlunun sevabında bir eksilme olmadan onun alacağı kadar sevap alır” (Tirmizî, “Śavm”, 82; İbn Mâce, “Śıyâm”, 45) buyurmuş, yaptı- ğı iftar ve yemek dualarında da Müslümanları orucunu açacak kimseleri sofrasında bulundurmaya teşvik etmiştir (Ebû Dâvûd, “Et’ime”, 55; Dârimî, “Śavm”, 51; Müsned, III, 118, 201). Bir gün Sa’d b. Muaz’ın sofrasında iftarını açınca O şöyle dua etmiştir: “Yanınızda oruçlular iftar açsın, yemeğinizi iyi kimseler yesin, melekler size dua etsin” (İbn Mace, Siyam, 45; Darimi, Savm, 51). Resûl-i Ekrem’in bu tür dua ve teşvikleri, iftar davetlerinin sadece zenginler arasında bir gösteriş yarışı haline gelmesini de önleyici bir uyarı mahiyetindedir.

Öte yandan ihtiyaç sahiplerine kadar uzanan iftar daveti, İslâm dininin güçlendirmeye çalış- tığı kardeşlik ve sosyal dayanışma ilkesinin bir gereği olduğu gibi oruç ibadetinin kazandırdığı kalp inceliğinin ve diğergâmlığın da tabii bir tezahürüdür. Oruç ve iftarların fert ve aile hayatında taşıdığı öneme paralel olarak İslâm toplumlarında öteden beri birçok ramazan âdeti ortaya çıkmış ve bir dizi iftar geleneği oluşmuştur.

İslam medeniyetinin her döneminde iftar sofralarının Ramazan ayının ayrılmaz bir parçası olduğu görülmektedir. Asr-ı saadette Müslümanların komşuluk ilişkilerini geliştirmek için vesile olarak gördüğü iftar sofraları geleneği tüm Müslüman topluluklarda devam edegelmiştir. Hz. Peygamber’in, “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse komşusuna iyilik etsin, Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse misafirine ikram etsin” (Buhari, Edeb, 31; Müslim, İman, 74); “yemek pişirdiğin zaman üzerine su ilave edip bir kap da kardeşine ikram etmen senin için bir sadakadır” (Müslim, Birr, 143) vb sözleri Müslümanların akraba, dost ve komşularını iftar sofralarına davet etmeye teşvik etmiştir. Diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi bizim toplumumuzda da asırlardan beri iftar sofraları geleneği hep olagelmiştir.

Osmanlılarda zaman içinde kendine has geleneği oluşan iftar, sofrası ve ziyafetleriyle ramazan ayının en önemli olgusu haline gelmiştir. Ramazanın yaklaşmasıyla birlikte başlayan sarayda tencerelerin kalaylanması, yiyeceklerin hazırlanması gibi işler genelde iftarla ilgilidir. Devlet adamlarının, ileri gelenlerin ve toplumdaki zengin kesimin iftar vaktinde sofralarını herkese açık tutmaları giderek yaygınlık kazanan bir âdet haline dönüşmüştür. İftar sofralarının ziyafet özelliği kazanmasının hangi tarihlerden itibaren başladığını belirlemek mümkün olmamakla beraber XVI. yüzyılda başta sadrazam olmak üzere devlet ricâlinin önce ilmiye mensuplarını, ardından üst düzey bürokratları davet ettiğine ve ramazanın on beşinden sonra Yeniçeri Ocağı ağalarından başlayıp kaptan-ı deryâ ile sona ermek üzere düzenlenen bir teşrifat dahilinde askerî kesimin, sadrazam dışında da sıra ile diğer vezirler tarafından iftara alındığına dair gözlemler mevcuttur. Ramazanın gelmesiyle beraber sadrazam tarafından padişaha, vâlide sultana, Dârüssaâde ağasına, silâhdar ağaya, hazinedar ve vekili ağalara, şeyhülislâma ve selâtin şeyhlerine ”iftâriyelik” adı altında hediyeler gönderilmesi âdet olmakla beraber II. Mahmud devrinin son dönemlerinden itibaren artık hükmü kalmamıştır. İftâriyelikler genelde İngilizkârî yaldızlı veya elmastıraş billûr bardaklar, saksonya bardak, içlerine çeşitli şerbetler, karanfil, zencefil, sakız doldurulmuş Beçkârî kavanoz ve kâselerden oluşurdu. Ramazanın on beşinde Hırka-ı Şerif ziyareti merasimle icra edilir ve kapıkullarının her on neferine birer tepsi baklava gönderilmesi yine iftar âdetleri arasında yer alırdı. Ramazan münasebetiyle devlet kalemlerindeki çalışma saatlerinde de değişiklik yapılırdı. Buna göre mesaiye geç başlanır ve çalışma açığı teravihten sonra telâfi edilir, hatta iş yoğunluğuna göre sahura kadar mesai devam edebilirdi. Bâbıâli kalemlerinde çalışan memurlar iftarı bulundukları yerlerde yapmaktaydılar. Ayrıca memurların devlet ricâlinin konaklarına iftara gitmelerine de izin verilmekte, hatta böyle bir şeyin engellenmesi insan haklarına aykırı olarak telakki edilmekteydi (bkz. Kemal Beydilli, İftar, DİA, 21, 519).

Ramazan münasebetiyle halkın her kesimindeki yemek âdetinde bazı değişikliklerin meydana geldiği ve bu sebeple bilhassa seçkin tabakaya mahsus sofraların yemek çeşitlerinde, dolayısıyla sarayın ve devlet ricalinin ramazan ayı mutfak masraflarında artışların söz konusu olduğu gözlenmektedir. Devlet erkânına ramazanlarda iftar ziyafetleri verilmesi, konak ve sarayların kapılarının herkese açık olması âdeti her şeye rağmen sürdürülmeye çalışılmış olmakla beraber giderek bozulan ve değişen ekonomik şartlar, bunun alışılmış âdâbı dahilinde tam olarak uygulanmasını imkânsız kılmaya başlamıştır. II. Abdülhamid devrinde saray kapısının davetli olsun olmasın iftara gelen hemen herkese açık olması haline V. Mehmed zamanında son verilmiştir. İftar için özel olarak davet edilmeyenlerin saraya gelmemelerinin gerektiği gazeteler aracılığıyla uygun bir şekilde ilân edilmiştir. Böylece yalnız hükümet üyelerinin padişah adına iftara çağrılıp mâbeynde görevlilerle birlikte yemek yemeleri âdeti ihdas edilmiştir. Padişahlar iftarı genellikle sarayda, Topkapı’da veya Harem’de yapmakta olup I. Abdülhamid’in, kız kardeşi Esmâ Sultan’ın sarayına iftara gittiği bilinmektedir. Bununla beraber padişahların hânedan dışındakilerin iftarı- na gitmeleri istisnaî bir hadisedir. Devlet erkanı konaklarında iftara gitme âdeti son zamanlara kadar devam etmiş olmakla beraber eski âdete riayet etmenin her zaman mümkün olmadığı anlaşılmaktadır (bkz., Kemal Beydilli, İftar, DİA, 21, 520).

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş ile iftar geleneğinin devlet erkanı sofralarında ve toplu olarak yapılmasının kesintiye uğradığı görülmektedir. Ancak bundan yirmi beş-otuz yıl öncesinden buyana şehirlerimizde toplu iftar sofraları kurulmaktadır. İlk zamanlar belediyeler ve sivil toplum kuruluşları ile ihya edilen iftar sofraları geleneği son on dört yıldan itibaren devlet erkanının sofralarında da görülmeye başlamıştır. Hatta bununla kalmamış, devlet erkanı vatandaşların iftar sofralarına iştirak ederek devlet-millet kaynaşmasının zeminini oluşturma konusunda bunu vesile kılmaya çalışmışlardır. Yoksul bir vatandaş hiç beklemedi- ği bir anda devletin en üst düzey yöneticisini iftar sofrasında misafir görebilmektedir. Bu atmosferin meydana getirdiği muhabbet Ramazan ayına ve iftar sofraları düzenlemeye olan temayülü gittikçe artırmaktadır.

Esasında geçmişimizle de bağlantılı olan bu uygulama güzel bir geleneği de canlandırmış olmaktadır. Fakat bunu yaparken düzenli, gösterişten uzak, fakir fukarayı rencide etmeyerek öne çıkarmak şeklinde olmalıdır. Zenginlerin buluştuğu lüks iftar sofralarının bu anlamda çok da uygun olduğunu söylemek zordur. Aralarında hiç olmazsa yarı yarıya muhtaç insanın da olması gerekir. Yani fakir ve zenginin yan yana iftar sofralarında buluşması örnek bir manzara oluşturacaktır.

Fakir zengin arasındaki uçurumun had safhada olduğu ve kapitalist sistemin insanları bencilleştirerek bireysel hayata zorladığı günümüz dünyasında iftar sofralarının toplumsal barışın ve birlikte yaşama ahlakının gelişmesine katkı sağladığı muhakkaktır. Sevgi medeniyetini kuran İslam bu medeniyetin temellerini oluştururken infak, i’sâr, zekat, sadaka, vakıf vs. unsurlardan yararlandığı gibi iftar sofralarında gelişen muhabbet ortamlarından da istifade etmiştir. Geleceğimizi kendilerine emanet edeceğimiz çocuklarımıza ve gençlerimize bu güzel ve anlamlı geleneği miras bırakabilmemiz için onları daha küçük yaşlardan itibaren iftar sofralarıyla tanıştırmamız büyük önem arz etmektedir. “Ağaç yaş iken eğilir” atasözünü hiçbir zaman aklımızdan çıkarmadan, medeniyetimizle ilgili değerlerimizi neslimize öğreterek ve yaşayarak göstererek onların da bu değerleri içselleştirmiş olarak yetişmelerini sağlamamız gerekmektedir. Yaşlı insanların “ah çocukluğumdaki ramazanlar, iftar sofraları, nerede o günler” hayıflanmalarını ortadan kaldıracak çalışmalar yaparak “ne mutlu bize ki, çocukluğumuzdakilerden daha güzel ramazanlara ve iftar sofraları buluşmalarına Rabbim bizi ulaştırdı” demelerine şahit olacağımız günleri idrak etmeyi Allah hepimize nasip eylesin.

Prof. Dr. Ali ERBAŞ – Diyanet İşleri Başkanlığı Eğitim Hizmetleri Genel Müdürü

Türkiye Diyanet Vakfı İyilik Dergisi, Nisan-Haziran 2016, Sayı: 121, s.16-20

 

Prof.Dr. Ali ERBAŞ

Diyanet İşleri Başkanı

Diyanet İşleri Başkanı