Makaleler

Emaneti yerine getirmek

126
Emanet, günlük hayatımızda dilimizden düşürmediğimiz kavramlardan birisidir. Zira gözümüzü nereye çevirsek Rabbimizin bir emanetiyle karşılaşırız. En başta, aldığımız nefes, soluduğumuz hava, yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şey, tüm vücut organlarımız, yer ve içindekiler, gök ve içindekiler, bizim istifademize sunulmuş birer emanettir. Kur’an’da “göklerde, yerde ne varsa hepsini Allah’ın sizin hizmetinize verdiğini, açıkça yahut gizlice üzerinizdeki nimetlerini tamamladığını görmediniz mi” (Lokman, 20) ayetiyle bu husus açıkça belirtilmektedir. Demekki insanın hizmetine verilen her şey onun için bir emanet özelliği taşımaktadır. O zaman insanın emanete riayet ederek “emin” olması gerekir.
İnsanın emin ve itimat edilir olması, kendisine maddi ve manevi bir şeyin gönül rahatlığı ile teslim edilebilir ve istenildiğinde sağlam bir vaziyette geri alınabilir nitelikte olduğu anlamına gelir. İnsanın emin olması münasebetiyle gerek Allah ve Rasulü gerekse insanlar tarafından herhangi bir amaçla kendisine bırakılmış olan şeye de emanet denilir. Bu takdirde insan, Allah Teala’nın emanetini taşıyan bir emin, bir vekil olma niteliğine sahip yaratılmış yegane varlıktır. Tıpkı ayet-i kerime de belirtildiği gibi: “Biz emaneti göklere, yere, dağlara arz ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve ondan korkup titrediler. Pek zalim ve çok cahil olan insan onu yüklendi” (Ahzab, 72). Bu sebeple bütün yaratılmışlar üzerinde hüküm ve tasarruf yetkisi sadece insana verilmiştir. İnsan bu yetkiyi ne kadar mükemmel kullanıp yerine getirir ve emaneti yerli yerine koyabilirse, kıymeti o derecede artar ve yükselir. Nitekim Allah Teala “ hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisa, 58) buyurmaktadır.

İnsanın bütün davranışları Rabbine, kendine ve halka karşı mükellef olduğu üç çeşit emanetin dışa akseden görüntüsüdür. Rabbine karşı emanete riayet eden bir kimse, Allah’ın hükümlerine, ilahi kanunlara uyar. Bu, bütün uzuvları ilgilendiren vazifeleriyle doğrudan alakalıdır. Çünkü insanın her uzvu kendisine verilen bir emanettir. Her emaneti yerli yerinde ve Allah’ın rızasına uygun tarzda kullanmak, korumak gerekir. İnsanın kendine karşı mükellef olduğu emanet din ve dünya işlerinde en doğru ve kendine en faydalı olanı tercih edip seçmesi, zararlı olan her şeyden uzak durmasıdır. Halka karşı emanet sahibi olmak, insanların hak ve hukukunu korumak gözetmek, onlara zarar vermemek, insanları aldatmamaktır. Yöneticilerin halka adaletli davranması, alimlerin insanları hak yola sevketmesi, halkın yöneticilere hıyanetten sakınması, eşlerin birbirlerine karşı vazifelerini yerine getirmeleri, sadakat içerisinde namuslarını korumaları, çocuklarını terbiye etmeleri vs. hususlar emanetin gereklerindendir (Riyazü’s-Salihîn, terc. Ve şerh, Y. Kandemir ve heyet, 2, 139-140).

Emanet konusundan bahsedildiğinde ilk akla gelen hadislerden birisi şudur. “Münafığın alameti üçtür: Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder” (Buhari, İman, 24). Bu üç davranış insanın ve toplumun hızla bozulmasına, çürümesine sebep olur. Dolayısıyla Müslümanların münafılık alameti olan bu vasıflardan uzak durmaları gerekmektedir. Zaman zaman “acaba bu alametlerden birisi bende var mı?” diye kendisini muhasebe etmesi, ehlini, çocuklarını, dost ve akrabalarını da bu tehlikeye karşı uyarması gerekir. Bu alametlerden birisinin kendisinde olduğunu fark eden mü’minin hemen tevbe-istiğfar ederek kendisini temizlemesi icap eder. Esasında bu davranış da bir tür emanete riayettir. Zira mü’min bir günah işlediğinde ondan pişmanlık duyup tevbe-istiğfar etmesi gerekliliği bir emirdir ve emre riayet de mü’min üzerinde bir emanettir.

Hz. Peygamber (sav) şu hadisinde emaneti korumanın hassasiyetine dikkat çekmektedir: “Şüphesiz ki emanet, insanların kalplerinin ta derinliklerine kök salıp yerleşti. İnsan bir kere uyur ve kalbinden emanet çekilip alınır, ondan belli belirsiz iz kalır. Sonra bir kere daha uyur, yine kalbinden emanet alınır; bu defa da ayağının üzerinde yuvarladığın ateşten korun bıraktığı iz gibi bir eseri kalır. Sen onu, içinde hiçbir şey olmadığı halde kabarık görürsün. Neticede insanlar o hale gelir ki, alış-veriş yaparlar da neredeyse emaneti yerine getirecek bir kişi bile kalmaz…(Buhari, Rikak, 35; Fiten, 13).

Yukarıda örnek verdiğimiz ayet ve hadislerden emaneti yerine getirmenin, korumanın ne kadar önemli olduğu anlaşılmaktadır. “İman” ile aynı kökten gelmiş olması “mü’min-emanet” ilişkisini ortaya koymaktadır. Öyleyse her mü’minin başta sahip olduğu imanı olmak üzere kendisine verilen bütün nimetlerin emanet olduğunu, bu nimetlerin şükrünü eda ettiği takdirde emanete riayet etmiş olacağının bilincinde olması gerekir. Herkesin işini, mesleğini, yerine getirmesi gereken vazifelerini, yapmakla mükellef olduğu ibadetlerini, ağzından çıkacak sözünü vs. emanet kabul etmesi ve bu ruhla hareket etmesi ideal bir toplumun oluşmasına ve iyilik medeniyetinin ihyasına katkı sağlayacaktır.