Makaleler

Allah’a şükreden kul olabilmek

293
Dünkü yazımızda şükür kavramının Kur’an’da işlenişi ile ilgili bazı ayetlerden örnekler vermiş, değerlendirmelerini yapmaya gayret etmiştik. Bugün de birkaç örnekle konuyu tamamlamaya ve Allah’a şükredebilen bir kulun Kur’an’dan alması gereken derslere dikkat çekmeye çalışalım.
İnsanların bir kısmının dünya menfaatini, bir kısmının da ahiret mükâfatını istediğinin dile getirdiği ayetin (Âl-i İmran 145) son kısmında “şükredenlerin Allah tarafından mükâfatlandırılacağı”bildirilmektedir. Demek ki, dünya menfaatini değil de, ahiret mükafatını tercih etmek şükür göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Başka bir ayette, “insanlardan: ey Rabbimiz, bize vereceğini bu dünyada ver, diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur” (Bakara, 200) denilerek zaten dünyayı tercih etmenin nankörlükolduğu ve insanı ahiret mükâfatından mahrum bıraktığı vurgulanmaktadır. Buradan da şükreden insanın dünyayı ahirete tercih etmeyeceği anlaşılmaktadır. İnsanın ahiret mükâfatını dünya menfaatine tercih etmiş olmasında olduğu gibi, iman etmiş olması da bir şükür göstergesi olarak değerlendirilmektedir. Nitekim “eğer şükreder ve iman ederseniz Allah size niye azab etsin ki?” (Nisa, 147) ayetinde şükretmek iman etmekten önce getirilerek adeta “iman ederek” insanın şükrünü eda etmesi gerektiğine dikkat çekilmektedir.
Şeytan’ın en büyük hedeflerinden birisi insanın şükrüne engel olmaktır: “Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın” (A’raf, 17) ayetinde şeytanın bu konudaki planından söz edilmektedir. Müslüman buna göre tedbirini almalı, kavlî ve fiilî şükürden uzak kalmamalıdır. Şeytanın tuzağına düşmemek için Kur’an’a kulak vermek gerekir: “Kim ki Rahman’ın zikrinden uzak yaşarsa biz ona bir şeytanı musallat ederiz, o sürekli onunla birlikte olur” (Zuhruf, 36) ayeti Müslümanı uyarmakta ve şeytanın tuzaklarına karşı Kur’ânî bir hayatı hatırlatmaktadır. Madem ki, şeytan auzaklaştırmaya çalışıyor, o zaman şeytanı yanından uzaklaştırmak için insanın zikirle, yani Kurânî bir hayatla iç içe olması gerekir.
Şükür, nimetlerin artmasına, nankörlük ise Allah’ın azabının şiddetli olmasına yol açar. “Andolsun, eğer şükrederseniz gerçekten size artırırım ve andolsun, eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz, azabım pek şiddetlidir” (İbrahim, 7) ayeti bunu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır. Kur’an’da bazı ayetlerin sonunda geçen, “ancak insanların çoğu şükretmiyorlar” (Neml, 73), “yine de şükretmiyorlar mı?” (Yasin, 35), “şükretmeyecekler mi?” (Yasin, 73) şeklinde geçen ifadeler de Müslümanlar için uyarıdır. Yani, hâlâ şükretmeyecekler mi, şirk ve nankörlükten vazgeçip tevhid ve iman ile ibadet ve kulluk etmeyecekler mi anlamlarına gelmektedir (Elmalılı, Kur’an Dili, 6, 414).
“İçinizde şekûr (çok çok şükreden) olan azdır (Sebe, 13) ya da “ne kadar az şükrediyorsunuz” (Mülk, 23) ifadeleri de Kur’an’ın bir ikazıdır. Şekûr, çok şükreden, bütün gücünü şükretmeye harcayan, kalbi, dili ve diğer organları her daim şükür ile meşgul olandır. Şükrün en muhteşem ifadesi ise Allah’a secdedir. Çünkü secde kulun Rabbine en yakın olduğu haldir. Nitekim “secde et ve yaklaş” denilerek secdenin hikmetine dikkat çekilmektedir. Ayrıca hiçbir şükrün karşılıksız kalmayacağı (Bakara, 158), şükredenin kendisi için şükrettiği, nankörlük edenin de nankörlüğünden Allah’ın müstağnî olduğu (Lokman, 12) vurgulanmaktadır.
Sonuç olarak, yaratılışında nankörlüğe ve unutkanlığa meyilli olan insana Allah Teala, hamd ve şükür olgusunu hayatının bir parçası haline getirmesini hatırlatmaktadır. Hz. Peygamber (sav) de “yemek yediğinde (verdiği nimetler sebebiyle) Allah’a şükreden kimse, oruç tutup açlığa tahammül eden kişi derecesindedir” (Tirmizi, Kıyamet 44), “sizin Allah’a en çok şükredeniniz, insanlara en çok müteşekkir olanınızdır” (Ahmed b. Hanbel, 5, 212 buyurmaktadır.
Bir gün Hz. Aişe (r.a) validemiz Rasulallah efendimiz ile sohbet ederken onun oldukça yorgun ve yıpranmış olduğunu fark edince dayanamaz ve “ya Rasulallah, ne olur ibadetini biraz azalt; zira senin geçmişe ait bir günahın yok, masumiyetin sebebiyle gelecekte de günahlara karşı koruma altındasın” mealinde şeyler söyler. Bunun üzerine Rasulallah (sav) hüzünlenir ve ona: “yâ Aişe, ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” (Buhari, Teheccüd 6) diye cevap verir. Hz. Aişe validemizin bu sözünün bir sebebi vardı. Rasulallah Efendimiz’in yükü o kadar ağırdı ki, esasında vahyin gelmesi ve onun tebliği bir insana verilebilecek en ağır vazifeydi. Allah Rasulü’nün yükü bu kadar ağır iken ibadetlerinde de herkesten daha öndeydi, beş vakte ilave olarak gece namazı ve nafileler, uzun secdelerle alnında secde izleri oluşmuştu ve bunu “Allah’a şükrünün bir ifadesi” olarak değerlendiriyordu.
İşte bu sebeple her Müslümanın, niçin ibadet ettiğinin hikmetini “günah çıkarma” amaçlı yanlış bir mantık üzerine değil, Peygamberimiz’in Hz. Aişe’ye verdiği ve kıyamete kadar kulaklarda yankılanacak olan “yâ Aişe! Ben Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” muhteşem cevabı üzerine oturtması hayâtî önem arzetmektedir.