Makaleler

Ali Ulvi Kurucu’nun Hâtırâları’ndan birkaç hâtırâ

311
Son günlerde fırsat bulduğum vakitlerde hâtırât türü kitaplar okumaya çalışıyorum. Bunlardan birisi de merhum Üstat Ali Ulvi Kurucu’nun dört ciltlik Hâtırâlar’ı. Bugün elimde birinci defa okuyup doyamadığım ve ikinci defa okumaya başladığım 1. cildi var. Okudukça öyle tat oluyorum ki, okuduğum yerden bir iki hususu okuyucularımla paylaşmak istedim. Esasında bu eseri sadece bir hâtırât kitabı olarak isimlendirmek kanaatimce haksızlık olur. Sanki bir vaaz ve irşâd kitabı, yakın tarihe canlı şahitlik eden bir tarih kitabı, ülkemizde Müslümanların inançları ve ibadetleri ile ilgili yaşadıkları sıkıntılı dönemlerde İslam’a gönül vermiş âlim, fâzıl, mütefekkir, Allah dostu onlarca fedakar insanın tanıtılmasını sağlayan bir ricâl kitabı vs. özelliklere de sahiptir. Özellikle 1930’lu yıllarda Konya’da imamlık yapan dedesi Hacı Veyis Efendi, yine imam olan babası İbrahim efendi ve 1950-60’lı yıllara damgasını vuran amcası imam Hacı Veyiszâde Mustafa Efendi’nin hayat ve hâtırâtını Ali Ulvi Kurucu’nun şâirâne dili ve mütefekkirâne üslûbu ve Ertuğrul Düzdağ’ın muhteşem kaleminden dökülerek anlatan bu eseri başta din görevlilerimizin -bu imamlardan rol model olarak istifade etmeleri için- ve herkesin okumasını hararetle tavsiye ediyorum. Bu vesileyle şu an okuduğum bölüm olan dedesi Hacı Veyis Efendi ile ilgili ders niteliğinde birkaç hatırayı paylaşmak isterim.
Dedesi Hacı Veyis Efendi Osmanlı medreselerinde yetişmiş, başta Arapça olmak üzere İslâmî ilimleri tahsil etmiş, elli sene maaşsız imamlık yapmış, Ali Ulvi’nin “fazileti, himmeti ve din gayreti tarihlere geçecek destanlık bir hadise” diye tanımladığı büyük bir zâttır. Onun için şöyle bir ifade kullanır: “Sanki Konya’nın hatta Anadolu’nun âlimleri bir araya gelmiş yahut hülâsa edilmiş, özü çıkarılmış da ruhu bir damla halinde onda tecessüm etmiş; onun şahsında temsil olunmuş gibi geliyor. O cidden sanki bir iman kütüphanesi yürüyor gibiydi. İhlâsın, irfânın, aşkın, feragatin, dürüstlüğün, Allah’a kul olmanın, hülâsa kâmil bir mü’min ve müslümanın timsali idi. İbadet ve İslâmî edebe dair hususlara son derece dikkat eder, en küçük meseleyi bile bıkmadan ve kızmadan tekrar tekrar hatırlatır, nasihatler ederdi. Bizim okuduğumuz Arapça lisan kitapları da ezberindeydi. İnsan Kur’an-ı Kerim’i ezberler, ama o metinler nasıl hıfzedilir, bilmem. Bunu ancak bulgur pilavının pişmesini dahi bekleyemeyecek kadar vaktinin kıymetini bilen bir insan başarabilir” (A. Ulvi Kurucu, Hatıralar c. 1, s. 104-105).

Dedesinin abdest alışını şöyle anlatıyor Ali Ulvi Kurucu: “O abdest alırken ben de kendisine dersim olan sarf nahiv kitaplarını okurdum. Abdest alırken çok dikkat ederdi. Sorardım: “Dede sizin abdestiniz bizimkinden çok farklı oluyor; siz abdesti çok uzun alıyorsunuz. Niye böyle oluyor?” Bunun üzerine şöyle derdi: “Oğlum ben abdest suyunu semadan inen manevi bir bulut olarak kabul ederim. Semalardan bir manevi bulut geliyor, günahlarımızı yıkıyor…” Onun bu cevabını işitmek için bu suali defalarca sorardım. Abdest aldıktan sonra havlu tutardım, havluya elini yüzünü silerken son derece ferahlar, şehadet getirerek şöyle derdi: “Rabbim ne güzelsin, sana kul olmak ne güzel bir şey… Mü’min kullarına farz kıldığın vecibelerin her biri birer bahar, her biri birer kâr, her biri birer vakar…” Bunları söyleye söyleye abdestten namaza geçerdi. Kendisini namazın huşûuna hazırlardı. Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde rastladığım namazda huşûu dedemde gördüm. Şu kanaatteyim ki, namaz kılarken veya kıldırırken evin veya caminin bir tarafı yıkılsa haberi olmazdı. Misvaksız abdest aldığını görmedim. Efendimiz’in “eğer ümmetime güç gelmeyeceğini bilsem, her namazda misvak kullanılmasını emrederdim” (Nesâi, Taharet 6) hadisini naklederdi. “Kur’an-ı Kerim çıkacak ağzın temiz olması gerekir” derdi. Yatmadan önce ve sabahleyin kalkar kalkmaz dişlerini misvaklardı. Yetmişbeş yaşında vefat ettiği sırada bütün dişleri tamam ve sağlamdı” (s. 107).

Kitapta, imamlık yaparken ne tür sıkıntılara katlandığı ve bir neslin imanını kurtarmak için hangi zorlukları göğüslediği ile ilgili hatıralar da yer almaktadır. Bir defasında başında takke olduğu halde caminin önünde abdest alırken atı üzerinde yanına gelen bir kurmay albay bu büyük zâta “sen niçin şapka giymiyorsun, bir daha bu takkeyle görürsem seni bu atla çiğnerim” diyor. Hoca çok üzülüyor. Bir müddet sonra da elinden anahtarını alarak camisini ot deposu yapıyorlar. O da aynı mahallede küçük bir mescide geçiyor, orada hizmete devam ediyor (s. 135). Hele iki askerin ellerinde bıçkı yakındaki bir camiyi ot deposu yapmak için minaresini kestiklerini görünce, “Allah’ım, keşke minarenin yerine beni kesselerdi, bıçkının sesini duydukça Hz. Zekeriya kesiliyor sandım” (s. 137) demesi ve daha nice acıklı hadiseler. Bütün bunlar Rusya’da, Çinde, Yunanistan’da değil Anadolu’da yaşandı değerli okuyucum UNUTMA, UNUTTURMA.

Prof.Dr. Ali ERBAŞ

Diyanet İşleri Başkanı

Diyanet İşleri Başkanı